New York’ta Beş Minare

Baştan söylemem gerekir ki daha önce bir Mahsun Kırmızıgül filmine gitmemiştim. Bu yüzden de üçüncü filminde geldiği nokta, şeklinde bir karşılaştırma yapma olanağım yok. Aslına bakılırsa içinde bulunduğumuz zamanlarda böyle bir olanağım var, hem de filmi izlemeden (Mustafa filmini hatırlayalım), ama bunu yapmayı tercih etmeyeceğim. Doğrudan konu New York’ta Beş Minare.

Filmin adından başlayabiliriz aslında. Filmin adı neden New York’ta Beş Minare? Adın neye gönderme yaptığı açık. Ünlü türküye gönderme yapıyor. Filmin kahramanları Bitlisli. Filmin önemli bir bölümü de New York’ta geçiyor tamam ama bu adın filmle bir alakası yok. İlgi çekici ve beklenti yaratıcı bir ad ama film başka bir durum sunuyor.

Filme yukardan baktığımızda ana bir damar var. Hacı Gümüş adında (Haluk Bilginer) bir “hoca”nın Bitlis’ten kan davası nedeniyle kaçıp, New York’a gelmesinin üzerinden 30 yıl geçmiştir, orada bir cemaatin önemli bir figürüyken Hacı Gümüş bir gün kapısını FBI çalar. Onun Türkiye’de Kırmızı Bültenle aranan Deccal olduğu düşünülmektedir. Tutuklanır ve Türkiye’den onu almaya iki polis gelir. Bu ana damarın hikayesinin başı. Haluk Bilginer’in üstün oyunculuğuyla bu damar filmin sonuna kadar seyirciyi filmin içinde tutuyor. Fakat sorun bundan sonra başlıyor. Filmde o kadar çok başlanıp yarım bırakılmış hikaye var ki. Şu konuya geri dönmez ama buna kesin döner diye bekliyoruz film ama olmuyor. Bunlar olmazken yenileri ekleniyor. Kopuk kopuk ve ana damar hikayeye bir yararı olmayan, olabilecekken ama, bir sürü küçük hikaye. Örneğin filmin başında daha, bir suikast izliyoruz. Görünüşünden “aydın” olduğu anlaşılan bir kişi arabasına biniyor ve bomba patlıyor. Oradan bir zikir ayinine gidiyoruz. Mahsun Kırmızıgül, zikirde en önde. İslami mesajlar dinliyoruz ve oradan da ayrılıyoruz. Yeni durağımız bir ülkücü yemin töreni. Faşizme karşı savaşmaya yemin eden elleri silahlı ülkücüler görüyoruz. Acaba, İslami terör ile bu eli silahlı grupların aynı olduğunu söyleme cesareti mi gösterecek film derken oradan da ayrılıyoruz. Bir mahalle baskınında polislerin, evlerinde Obama’yı dinleyen (sanırım Türkiye gezisinin de içinde olduğu gezide yaptığı konuşmalardan bir tanesi) bir İslami terör örgütüne yaptığı operasyonu izliyoruz. Domuz bağı ile işkence edilen kişileri görüyoruz, aksiyon sahnelerinde masraftan kaçınılmadığını görüyoruz, baskında herkes ölürken, örgüt liderinin kaçtığını, nasılını bilemeden, anlıyoruz ama o kadar. Filmin başında arka arkaya sıralanan hiçbir konuya filmde tekrar dönülmüyor. Neden? Yanıtı yok. O kadar çok sorunun yanıtı yok ki.

Yanıtları verecek zaman da yok aslında. Film her konuya dokunmak istiyor. Türkiyeli polisler gidiyor, daha merhaba dedikten sonra FBI yetkililerine “fırça” atıyorlar, “Saddam’ı siz yarattınız!” tarzında konuşmalar yapıyorlar. Amerikalı yetkililer zaten olabildiğince beceriksiz ve İslam düşmanı. O kadar ki, namaz kılan insanlarla dolu camilere gidip onlara hakaret edebiliyorlar. Ellerindeki rehine kaçırıldıktan sonra onu asla bulamıyorlar (Şiddet karşıtı bir grubun bir gün içerisinde otomatik silahlar, bombalar temin edip, FBI’ın elinden insan kaçırabilecek düzeye gelmesi bambaşka bir konu). Ama Türkiyeli yetkililer aradıkları Deccal’i ellerine kaset geçer geçmez yakalayabiliyorlar. Neden? Belli değil.

Filmde bir de iyi İslam, kötü İslam ayrımı verilmeye çalışılmış. İyi İslam Hacı Gümüş’ün İslam’ı. Asla yalan dahi söylemiyor. Amerika’da dahi yaşasa ülkesine bağlı. Adalete inanıyor. Eşi Hristyan, kısı Kilisi’de evleniyor. Bu kadar da hoşgörülü. Kötü İslam ise Deccal’in İslamı. Şiddet istiyor. Yakmak istiyor, yıkmak istiyor. Türkiye’de ama emirleri dışardan alıyor. Kafa kesiyor, kaydediyor. Devlet, polisler, ikisini de yakalayıp yan yana hücreye atıyorlar. Orada iyi İslam, kötü İslam’a dersini veriyor, Devlet iyi İslam’dan özrünü diliyor ve onu bırakıyor. Fİlm vermek istediği mesajlardan birini daha vermiş oluyor.

Daha başka da konulara değiniliyor filmde, daha başka da yarım bırakılan hikaye ortaya konuyor. Töre, faili meçhul cinayetler, laiklik, İslam ile terörizm ilişkisi, iyi polis kötü polis, kişisel intikam, İslam’ın hoşgörülü bir din olduğu düşüncesi, ABD’nin terör algısı, 11 Eylül… Her şey anlatmaya çalışırken, ana damar hikayesi ve oyunculuk sayesinde seyirciyi dağıtmıyor ve başarısız girişimleri görmezden geldirebiliyor film. Ortaya da Amerika’da çekilen sahneleri Polis Akademisi’ni andıran, Türkiye’de çekilen sahneleri Eşkiya’yı düşündüren ilginç bir film çıkıyor.

13.11.2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Sinema yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s