Bir linç hikayesi: Kanal İstanbul

Linç: Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi.

Kanal İstanbul, “Çılgın Proje” olarak ortaya atıldığından beri kamuoyunun ezici çoğunluğunun merak ettiği tek konu vardı: Bu kanalın güzergâhı ne olacak? Çok az insan böyle bir projeye neden gerek duyulduğu üzerinde durdu. Daha az insan bu projenin hayata geçirilmesi halinde Karadeniz ve Marmara Denizi (Dolayısıyla da Ege Denizi) ekosisteminde nasıl bir değişikliğe yol açacağını konuştu. Ve tabii ki bu projeden doğrudan etkilenecek olan İstanbul’un proje bittikten sonra nasıl bir hal alacağı da konuşulanlar arasında son sıralardaydı. Okumaya devam et

Reklamlar

Çevre hareketi tekerrür mü ediyor?

Türkiye’de gündem çok hızlı değişir.

Bu, herkesin üzerinde ortaklaştığı bir durumdur.

Fakat bir de bu hızlı gündemin kendisini tekrarlama gerçeği vardır. Bu da aradan seneler geçse bile bazı olayların sanki “Türkiye’nin kaderiymiş” gibi kendisini tekrarlamasıdır.

İçinden geçtiğimiz bu günleri yani 15 Temmuz sonrası yaşanan toplumsal ruh halini (Bu ruh halinin başlangıcını 7 Haziran Seçimleri sonrası yaratılan ve 1 Kasım ile sonuçlanan sürece ya da Gezi sonrası ortaya çıkan bıkkınlığa kadar götürmek mümkün) 12 Eylül sonrası yaşanan ruh hali ile benzeştirmek olası. Okumaya devam et

AKP tipi belediyeciliğin içe çöküşü

Üç adet fotoğraf… Bir tanesi Belediye Başkanı istifa eden İstanbul’dan, bir tanesi Belediye Başkanı’nın odasını topladığı ifade edilen Ankara’dan, sonuncusu da Belediye Başkanı’nın istifa edeceği söylenen, sırasını bekleyen Bursa’dan… Hepsinin ortak bir noktası var. Şehirlerine bir daha geri dönülemeyecek şekilde zararlar vermiş olmaları. Aslında hepsinin bir ortak noktası daha var. Bu zararlar yüzünden değil; gizli kapaklı işler yüzünden görevlerinin bıraktırıldığı gerçeği.

Okumaya devam et

Almanya seçimlerini nasıl okumalı?

Almanya’da yapılan seçimler her zaman Türkiye’den dikkatle izlenir. Hem Türkiye kökenli seçmenlerin sayısının fazlalığı; hem de Almanya’nın Avrupa ve Dünya siyasetindeki ağırlığı ve Türkiye’nin bu ağırlığın çekimiyle hareket ediyor olması bunda önemli etkenleri oluşturur. Geçen Pazar gerçekleşen seçimlerde ise yeni bir boyuta girildi. İlk defa Türkiye’den bir siyasetçi, kendisinin etki alanında hissettiği Türkiye kökenli seçmenlere kime oy verip, kime vermeyeceklerini söyledi. Ve görünen o ki seçmenler bunu pek dikkate almadı. Çünkü iktidarı, muhalefeti ile koca bir liste sunuldu seçmenin önüne. Oy kaybedenler de, oy kazananlar da bu listede vardı. Bu işin sadece Türkiye’yi ilgilendiren kısmı… Bir de seçimlerin gerçek sonuçları var.

Sonuçlara kısaca bakarsak; iktidarda olan Hristiyan Demokrat Parti/Hristiyan Sosyal Birlik (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) büyük koalisyonu toplamda %13,7 oy kaybetti. Yeşiller Partisi ve Sol Parti (Die Linke) az miktarlar da olsa oylarını arttırdı. Geçen seçimde barajın altında kalan Liberal Demokrat Parti (FDP) ise oylarını %5,9 arttırarak eski gücüne geri döndü. Tüm bu sonuçların yanında aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) oylarını %7,9 arttırarak hem ilk defa parlamentoya girmeye hak kazanıp, Almanya’nın en büyük üçüncü partisi olması en büyük sarsıntıyı yarattı. Okumaya devam et

Adalet Yürüyüşü

Adalet Yürüyüşü, 14 Haziran 2017’de Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun 25 yıl hapis cezası almasından sonra başladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan bir haber gerekçe gösterilerek verildi bu ceza. Yani mahkeme kararına göre haber doğru kabul edildi ama haberin yapılmasının “casusluk” faaliyeti olarak görüldü ve ceza verildi. Buraya kadar her şey zaten gazetelerde, televizyonlarda defalarca yazıldı, adaleetsöylendi. İşin ilginç yanı bu haberin yalan olduğu devletin en üst makamları tarafından defalarca dile getirilmişti. Mahkeme kararı iftira ya da delil oluşturmaktan gelmedi. Doğrudan casusluktan geldi ve böylece haberin içeriğine yönelik en önemli kanıt oluşmuş oldu. Yani bir şekilde haber mahkeme kararınca doğrulanmış oldu. (Enis Berberoğlu’nun bu cendereden kurtulmasının formülü de sanırım bu doğrulamadan geçiyor. Doğrulamayı ortadan kaldıran bir mahkeme kararı ile Berberoğlu özgürlüğüne kavuşacak.) Okumaya devam et

Aşırı sağı sandık politikasıyla yenmek

mac“Votez escroc, pas facho!” Fransızca bu slogan 2002 yılının Fransa Başkanlık Seçimleri’nin ikinci turunda Fransızların çevresinde birleştiği slogandı. Türkçeye “Faşiste değil; hırsıza oy ver!”  olarak çevrilen sloganın arkasından Fransız seçmenin %82’si gitti. Faşist yerine hırsızı seçip Cumhurbaşkanı yaptılar. Yani Jean-Marie Le Pen’i %18’de bırakıp yerine Jacques Chirac’ı %82 oyla Cumhurbaşkanı seçtiler.

Jacques Chirac çoktan emekli oldu hatta partisi de 2017 yılında 2002’deki gibi ikinci tura kalmayı dahi başaramadı; fakat Jean-Marie Le Pen’in fikriyatı giderek büyüyor ve partisi Milliyetçi Cephe’yi bıraktığı kızı Marine Le Pen, 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde ikinci turda, üstelik merkez sağ ve merkez solun daha ilk turda elendiği bir ikinci turda, oylarını 2002’nin iki katına çıkarmayı başardı. 2002 kadar sert olmasa da yine tüm partiler Milliyetçi Cephe’ye karşı birleşti. Kazanan En Marche hareketi lideri Emmanuel Macron oldu. Bu sefer partilerin üzerinde birleştikleri fikir Macron’un bir rakip olduğu fakat Le Pen’in bir Cumhuriyet düşmanı olduğuydu.

Okumaya devam et

2017’de Başkent’te #AsbestliÖlümeHayır

Ankara’da tarihi bir havagazı fabrikası var. Şehrin ortasında ve tarihi bir yapı. Tam da böyle olduğu için “tabii ki” yıkılmak isteniyor. Ankara’da bu ikisine sahip olan bir yapının ayakta kalma şansı yok. Artık müştereklerin bu şekilde yağmalanmasına ve kentin yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmasına o kadar alıştık ki, kimsenin umrunda bile olmuyor bu tip durumlar. Kavaklıdere’de, Ayrancı’da belki de Ankara’nın tek güzel şeyi olan eski binalar yerlerine yenileri gelene kadar yıkılıp otopark olarak kullanılıyor. Bu artık kanıksanmış bir durum. Dediğim gibi kimsenin umrunda değil ve bu yapılar sırayla hafızalardan siliniyor. Kentin yaşanabilir bir halde olmaması ve kaldırımların dahi her metrekaresinin yağmalanması artık Ankara’da bir olgu.

Bu olguyu bir tarafa koyup havagazı fabrikasına geri dönersek; elimizde yıllardır kullanılmayan şehrin ortasında bir endüstriyel bina var. Hem şehrin ortasında hem de eski bir fabrika olması dolayısıyla çok özen gösterilmesi gerekirken, normal bir yapı gibi bir anda yıkmaya başladılar burayı. En ufak bir bilimsel çalışmaya önem vermeden, yapılan uyarıları da “İdeolojik” bularak yaptılar bunu. Bunun sonucu ne olabilir? Tabii ki ülkenin başkentinde kitlesel bir zehirlenme ve kitlesel bir hastalanma tehlikesi ortaya çıkar. Okumaya devam et