Kusma Kulübümüzü kurmalı mıyız?

Kusma Kulubü, Mehmet Eroğlu’nun bir romanı. Agora Kitaplığı’ndan çıkan kitabın tanıtım yazısı şu şekilde:

“Bir yanda magazin kraliçeleri, mankenler, sahtekâr işadamları, kendine dokunulmaz bir konum belirleyerek ülkenin kaderinde rol oynamak isteyen medya, öbür yanda ise genç bir kadına aşık olan kaçık bir feylesof, keskin kulaklı bir Güneydoğu gazisi, açlık grevinde belleğini yitirmiş bir kız, polisin bir türlü körleştiremediği bir âmâ: “Kendi cennetini arayan düş kırgınları…” İkiye bölünmüş bir kentin, ikiye bölünmüş kahramanları…

Romanlarıyla kendine ait -’işte benim yazarım’ diyen bir okur kitlesi yaratan usta yazar Mehmet Eroğlu, sekizinci romanı “Kusma Kulübü”nde “bu gezegenin üstündeki en tehlikeli hastalık, yok edilmeli” diye nitelediği zenginliği, yerleşik sistemi, medya ve magazin dünyasını kıyasıya eleştiriyor ve bu eleştirilerden yola çıkarak, insanı en çok insan kılan bir erdemi büyük bir ustalıkla çarpıcı bir edebiyat temasına dönüştürüyor…”

Bu kitabın kahramanı, karşı çıktığı bir olayı görünce kusuyor ve rahatlıyordu. “Kusmaktan hoşlanmıyorsan, vicdanın gözlerini kör et. Ama illa da vicdan gözüm açık dursun diyorsan o zaman ceketinin cebinde mutlaka bir kusmuk torbası taşı, her zaman lavobaya yetişemeyebilirsin.” diyordu kitap. Kitabı okuduğumda çok bir etki yaratmamıştı üzerimde. Bir gün gazetede bir haber okuduğumda kitap birden aklıma geldi. Bazen hepsini değiştirmeye cesaretimiz ya da imkanımız olmadığında maşaların üzerine içimizdeki kini, nefreti kusmak işe yarayabilir (mi?). diye geçirmiştim aklımdan.

Son günlerde kitap tekrar aklıma geldi. Kusma Kulübü gerçek olabilir mi? Yaşadıklarımıza bir tepki olarak hayata geçirebilinir mi? Bu mide bulantısı nasıl geçecek?

4 tane haberin özetini geçmem gerek derdimi tam anlatabilmek için. İlki üzerinde çok konuştuğumuz bir olay. Kahramanı bir rektor. Siyasi olarak kendilerini ifade etmek isteyen bir grup genci tehdit ediyor bu kişi. “Slogan atarsanız sizi okuldan atarım!” İkinci haber, Ankara’dan. “Ankara’da Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’ndan sonra bir dershane önünde toplanan, bir kısmı terasa çıkıp “Sınavlar kalksın dershaneler kapatılsın” pankartı açan sekizi liseli, 19 genç için, en ağır fatura kesildi. Polis tarafından sert müdahaleye uğrayan, biri tacize uğradığını öne süren ve 10’u iki gün tutuklu kalan gençlere bu kez de iki ayrı dava açıldı. 18 yaşından büyük olanlara yedi ayrı suçtan 63’er yıla kadar; sekiz liseli için ise altışar yıla kadar hapis cezası isteniyor.” Ne yapmış bu gençler? İfade etmek istemişler kendilerini. Sanki her yol onlara açıkmış gibi değerlendirmek çok yanlış. Herkes böyle davranıyor. Bu da başka bir mide ağrısı aslında. Kendini ifade etmek için bütün yolları kapalı olan gençler, kendilerine yol açıyorlar. Bunu da en az zararla yapmaya çalışıyorlar. Karşılık ne? 63 yıl hapis istemiyle dava! Okuldan zaten atılmıştık!! Üçüncü haber, İstanbul, Sarıyer’den. Okulda bir kantin. Büyük paralarla almış besbelli kantin ihalesini. Zam yapıyor sattığı ürünlere. Öğrencilerin de canına tak ediyor. Yardımlaşmaya başlıyorlar. Evden getirdikleri yiyecekleri kendi aralarında paylaşıyorlar ve kantine bağlı olmayan bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. İlk önce kantinci sorun etmiş olmalı bunu. Gidip paraları eline saydığı müdüre söylemiş olmalı. Müdür de polisi aramış. “Öğrencilerin ifadelerine göre, bir müdür yardımcısı önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp öğrencilere müdahale etmek istedi. Öğrenciler satış yapmadıklarını söyleyince “Bu simitlerin içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?” diyerek boykota son verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı. Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis çağırdı. Okul bahçesinde birçok polis aracı ve bir polis minibüsü konuşlandı.” Üç gözaltı. Müthiş bir müdür, polis, kantinci (piyasa) işbirliği. Gözyaşartıcı, mide bulandırıcı. Son haber de İstanbul’dan. İstanbul Üniversitesi’nden. Liseden sonra üniversitenin gelecek olduğunun güzel bir örneği. Rektörün isteği üzerine mahkeme polise bir yıllık arama yetkisi verdi. Polis okul ve çevresinde istediği öğrenciyi arayabilecek. Yumurta falan aranacak herhalde. “Polis, üniversitenin Fatih sınırları içinde yer alan her binasında hatta çevresinde istediği zaman öğrencilerin çantasından poşetine, araçlarına ve özel kâğıtlarına kadar arama yapabilecek.” Neden? Daha ne kadar üstüne gelinecek insanların? Muhalefeti kırmanın, öğrenciyi tek tipleştirmenin, kendisini ifade etmesini engellemenin sonu nereye varacak?

Bakın bu haberlerin en eskisi 25 Aralık, en yenisi 28 Aralık tarihli. Yani çok kısa sürede gerçekleşen haberlerden bir seçme bu. Mideniz bulanmıyor mu bu yaşananlara? Üniversitede ses çıkartınca atılma, pankart açmaya 63 yıl ceza, lisede evden getirilen yemeği paylaşmaya gözaltı, sadece üniversite öğrencisi olmaya sürekli arama tehditi!! Mideniz bulanmıyor mu? Sormak istiyorum: Bazen hepsini değiştirmeye cesaretimiz ya da imkanımız olmadığında maşaların üzerine içimizdeki kini, nefreti kusmak işe yarayabilir (mi?). Ya da Rıfat Ilgaz’ın söylediği gibi, kollarımızı açıp korkuluk olmak?

30.12.2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yeşil Gazete yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s