Kente karşı işlediğimiz en büyük suç: Kenti sadece insanın sanmak

Türkiye’de topyekûn bütün ülke ve toplum bir saldırı altında. Kır ya da kent fark etmiyor. Kırı da kentleştiren bir saldırı çünkü bu. Yaşanan hem çok somut bir saldırı, hem de düşünsel alanda da kendini gösteren soyut bir saldırı. Birbirlerini de besliyor bu ikisi. Saldırının nedeni aslında zihinlerimize girmiş ve temel paradigma olarak kendisini kabul ettirmiş bir düşünce. Sorgulanamaz ve hatta sorgulanması teklif dahi edilemez bu düşünceyi iki kavramla adlandırmak mümkün: Büyüme ve yayılma. Her yeri sarmış durumda sonsuz büyüme ve yayılma isteği. Büyüyebildiğin kadar büyü, yayılabildiğin kadar yayın sloganıyla yola devam eden şehirlerimizin artık ucu bucağı belli değil ve kimsenin de belli olmasına yönelik bir çabası ve isteği yok. Çünkü büyüme ve yayılma uygarlıkla, gelişmeyle kendisini eşleştirmiş durumda. Saldırı da burada kendini gösteriyor.

Uygarlık götürme arayışının insan doğası olduğu, betonun ve asfaltın uygarlığın simgesi olduğu fikri hepimizce kabul edilmiş neredeyse. İşte bu kabullenme, bahsettiğim düşünsel saldırının sonucunda oldu. Tam bir kısırdöngü sonucunda kentlerimiz bir asfalt ve beton yığınına döndü. Daha da kötüsü bu dönüşüm bize olumlu bir “şey” olarak benimsetildi. Yakın zamanda yerel seçimler olacak. Oradan örnek vermek daha doğru olur. Düşünün ki; bir kente on yıl sonra tekrar gittik ve kenti bıraktığınız gibi bulduk. İlk aklımıza gelen sorular neler olur? “Bu kent hiç mi gelişmemiş?”, “Bu kentin yerel yöneticileri hiç çalışmıyor mu?”, “Başka kentler gelişirken, burası neden geri kalmış?” gibi sorular aklımıza gelir değil mi? Geliyor çünkü büyümeme, yayılmama, yıkıp yenisini yapmama yani kentin çevresini tüketmemesi bizim zihnimize bir gelişmemişlik göstergesi olarak kazındı. Kentlerimiz de doymuyor, biz de doymuyoruz.

Etrafımız bu paradigmanın sonuçlarıyla dolu ve bu paradigma bizi kente karşı işlediğimiz en büyük suça itiyor. Doymak bilmeyen kentlerimiz sadece insan için, sadece para için var ediliyor. Başka canlıların alanını tüketen insan, bunun sonucunda başka canlılara yaşam alanı dahi tanımıyor. Boğazı yüzerek geçen domuzların fotoğrafını hatırlayalım. Gazetelerde “gülümseten” bir fotoğraf olarak geçti fakat İstanbul’un bittiğinin fotoğrafıydı aslında. Evleri üçüncü köprünün ayakları ve yan yolları altında kalan ve bu sebeple artık orada yaşayamaz olan domuzlar yüzerek Avrupa’dan, Asya’ya geçtiler. Onlar şanslı olanlar bir de. Kaçabildiler. İnsanlık belki de binlerce yıllık birikimle oluşmuş bir yaşam ağını (ekosistem) uygarlık dediği asfalt ve beton karışımı için yok etti. Artık o kentin çevresinde bir yaban hayatı yok, bir orman alanı yok. Dolayısıyla onun insan için de olumlu olan getirilerinin hiçbiri yok. Kentleri kavurmaya başlayan kuraklık felaketinin kente karşı işlenen bu suçla ilgili olduğunu ilkokul hayat bilgisi kitapları bile yazıyor fakat işte o gelişmişlik, uygarlık fikri, bize en temel bilgilerimizi bile unutturabiliyor ne yazık ki. Yoksa %80’i orman arazisine kurulacak bir havaalanını aklından bile geçirebilir miydi insanlık? Fakat İstanbul’a yapılmak istenen havaalanı tam da bu. Bir kentin su kaynaklarını yağmalamak, imara açmak bir kente karşı işlenmiş bir suç değil midir? Ve bu suç yok edilen diğer canlıların yanında ne kadar da küçük kalmakta!

Kentler sadece insanlar için değil. Olamaz zaten. Onu o hale getirmek işte kente karşı işlenen en büyük suçtur ve o suçu işleyenleri o noktadan sonra yaptıkları hiçbir şey temize çıkartamaz. Sadece komik duruma düşürür. Ankara’nın uzaydan çekilen görüntülerinde yeşilin kümelendiği ender noktalardan bir tanesinin içinden yol geçirmek isteyenler, sonrasında pelüş hayvanat bahçeleri açmak ile doğa ve hayvan sevgisini gelecek nesillere aktaramazlar. Aktaramıyorlar da zaten. Yaşam dönüşüyor, kentler büyüdükçe doğa azalıyor fakat kentlerdeki yaşam da doğaya kaçınılmaz olarak bağlı. Geç olmadan bunu kabul etmiş bir şekilde yaşamaya başlamalı. Yoksa domuzların kaçtığı bir yerden bizleri ne köprülerim, ne de havaalanlarımız kaçıramayacak. Kente karşı işlenen en büyük suçun altında kalacağız.

*Bu yazı Politus Dergisi‘nin Bahar 2014 sayısında yer almıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Politus yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s