Bu kalp seni hatırlıyor

Türkiye’de tarih dersleri, ki kendileri herhangi bir tarih dersi değil, milli tarih dersidir, 1938 yılında biter. Kitabın sonunda Dolmabahçe’den bir fotoğraf ve Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’e götürülmesinin birkaç fotoğrafı vardır. Sonra kapak kapanır. Tarih de öğrenciler için kapanmıştır. Gerisini öğrenmese de olur öğrenciler. Çok gerekirse üniversitede öğrenirler. En fazla çok partili döneme geçilir milli tarih derslerinde. Zaten çok partili döneme geçildikten sonra da millilikte bir azalma görüldüğü için olacak, çok partili döneme geçen öğrenciler için tarih 27 Mayıs darbesinde biter. Dünya’da da Naziler yenilir, dünya barışa kavuşur ve cihanda sulh ile birlikte tarihi kapatırız. Milli tarih derslerimizde bilmem ne savaşında atamız olduğu söylenen kişilerin ordusundaki 20 bin süvarinin nasıl yiğitçe ve genlerinden gelen özelliklerle iyi savaştığı uçuk bilgisi, yirmi yıl öncesinde bu ülkede neler olduğundan ya da Almanya’nın ortasındaki duvarın neden orada olup, neden yıkıldığından her zaman daha önemlidir. Kemal Atatürk öldükten sonra ne olmuştur, Türkiye neden çok partili döneme bir geçmiştir, bir vazgeçmiştir ve sonra da periyodik olarak yönetime el konuşmuştur? Bilinmez. Kopmuştur o dönem. Kopuktur. Gerçekleşenler sonucunda oluşan bir yaşamda hayatını sürdürenler ya da bu yaşamın içine doğanlar, o yaşamın nasıl o hale geldiğini öğrenemezler. Milli tarihin konuları içinde bunlar yoktur çünkü. 12 Eylül’ü bu kopuşun içerisinde kaybeden bir toplumun, 12 Eylül’ün baş failini ressam olarak hatırlaması da sadece alay konusu olmamalıdır belki de. Tabi, bu tarz büyük kopuşları yaşamış ülke sayısı o kadar çok değildir. Herhalde bu tip kopuşları bir asır içerisinde iki kere yaşayan ülke ve toplum sayısı da iyice azdır. Türkiye işte onlardan biridir. Çok uzak geçmişini efsanelerden ve hamaset dolu metinlerden öğrenen, yakın ve orta seviyedeki uzak tarihi ile ilgili olarak da bilgisi olmayan bir ülke. Yani hem miyop, hem hipermetrop, hem de astigmat. Açın interneti ve Çanakkale Savaşı’nda başbakan Kenan Evren komutasında, Amerikalıların desteğiyle Japonları denize döktüğümüzü size ciddi ciddi anlatan insanları izleyin. Bu aynı anda üç göz kusuruna da sahip olmadan nasıl gerçekleşebilir ki?

Türkiye, bu boşluğunu son yıllarda doldurmaya çalışıyor, en azından insanların tarihlerine yönelik bir çabası söz konusu gibi. Tabi yine burada büyük bir tehlike kapımızda beklemekte ve hatta hafif hafif içeri de giriyor. Geçmişi kontrol edenin bugünü kontrol etmesi ve gelecek üzerinde söz sahibi olacak olması, haliyle tarih üzerinde büyük çarpışmaların ve çarptırmaların yaşanmasını da kaçınılmaz kılıyor. Dünya bu boşluğu büyük oranda, tarihi ile olan ilişkisini anı, biyografi ve otobiyografiyle yazılı alanda; belgesel ve tarihi filmlerle de görsel alanda dolduruyor. Türkiye’de ise “Ben okumadım ama okuyan bir arkadaşım bana anlattı” kültürü hâkim olduğu için bütün türlerin bir karışımı olarak sayabileceğimiz ve en basit anlamda anlatmaya yarayan dizilerin revaçta olması çok da şaşırtıcı değil. Bu konuda da komik durumlar olabiliyor tabii ki. Dilinin önemli ve tarihi yapıtlarından bir tanesinden hiç haberdar olmayan bir kişi, o yapıt bir dizi olarak ona anlatıldığında, gerçekleşen olaylara bakıp Türkiye’nin son dönemde çok büyük ahlak erozyonuna uğradığını söyleyebiliyor. Ama yine de Türkiye, bir şekilde boşluğunu doldurmaya çalışıyor ve biraz da olsa fikir sahibi oluyor geçmişiyle ilgili. Bu önemli bir gelişme olarak kaydedilmeli. Fakat tam olarak değerlendirildiğinde sorunlu bir gelişme bu tabii ki. Okulda öğrenmeyen, kendisi pek okuyup araştırmaya niyetli olmayan İnsan, televizyon dizilerinden yakın tarihini öğreniyor. Diziyi yapanın insafına ve Türkiye’nin özelliklerine bakarsak cesaretine kalmış şekilde.

Yakın dönemimize bakan ve bize de gördüklerini gösteren bir dizi de şu sıralar yayında. İsmi “Bu kalp seni unutur mu?” Bir bakıma Hatırla Sevgili adlı dizinin bıraktığı yerden alıyor tarihi. O tarih ise hepimizin milat yapmayı yeğlediğimiz tarih olan 12 Eylül. Dizi 12 Eylül işkencelerini gösteriyor, Diyarbakır Cezaevi’ni anlatıyor. Tabii ki yapabileceği düzeyde… Bugün Diyarbakır Cezaevi bir toplumun, bir ülkenin ve insanlığın alnındaki kara bir lekeyken kaç kişi biliyor o cezaevinde yaşananları? Yaşananların insanların kanını donduracak boyutta olduğunu? Belki bu kalbin onları hatırlamasıyla daha fazla kişi… Türkçe bilmeyen mahkûmların nasıl işkencelerle birkaç kelime de olsa öğrendiklerini, Türkçe marşlar ezberletildiğini bu diziden görüyor çok büyük bir kesim. Bu gördüklerine bakıp da, bütün bir halkın olması gereken sembollerin nasıl işkence aletine dönüştürüldüğünü anlayabilir insanlar. İnsanların işkencelere karşı kendilerini yaktıklarını kaç kişi biliyor? Cezaevi’nde ölenlerin, işkenceyle öldürülenlerin isimlerinin televizyonda bu şekilde gösterilmesi hiç mi işe yaramaz? Bence yarar ve bu yüzden önemli bir yerde duruyor, yakın tarihine çok uzak tarih bilincimizde bu dizi. Bir diziye bel bağlayacak kadar olmak tabii ki üzücü. Belki de daha üzücüsü ise şudur bizim için. Ana haberden önce tekrarları yayınlanan ve tamamen polislerin işkence etmesi ve bu işkencenin de normalleştirilmesi ve hatta sempatikleştirilmesi üzerine kurulu bir dizinin, yakın tarihi konu alan bir yapımdan daha çok izlenmesi… Bu dizi, günümüze, en azından 28 Şubat sürecine kadar gelecek gibi görünüyor. Gitgide daha çok kişiye, daha cesur şekilde ulaşması yararlı olacaktır.

11.11.2009

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yeşil Gazete yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s