Doğa mücadelesi bu, Yaşamak ya da yaşamamak yani

Gölbaşı’nda ne oluyor biliyor musunuz? Ben Ankara’ya sokulmadıkları ilk gün oradaydım. Biraz biraz biliyorum. Dün de bir telefon konuşması yaptım, az da olsa oradan da haber aldım. Gerçi çok açık olan bir şey var: Birileri bizim bilmememizi istiyor. Gölbaşı’nda ne oluyor bilmeyelim istiyorlar, biz de öğrenmeyerek, onların yanına gidip imecelerine ortak olmayarak o “birilerinin” isteğine ortak oluyoruz.

Şimdi düşünün, 40 gün önce yola çıkmaya başladı kervanlar. Hedef Ankara’ydı. En uzak olanlar, yolu en zorlu olanlar 40 gün önce yola çıktı. Yakın olanlar da ona göre bir sürede yola çıktılar. Kimisi 19 Mayıs günü geldi Ankara’ya, kimisi 20 Mayıs günü. 21 Mayıs’ta da toplanıp yola çıkacaklardı, Ankara’da bir parka gelip, açıklama yapacaklardı. Büyük Anadolu Yürüyüşü, Ankara’da toplanacaktı. Ankaralılar da onları yolda karşılayacak, son kilometreleri birlikte yürüyeceklerdi. Olmadı, olamadı.

Peki ne oldu? Toplanma noktası yüzlerce polisle çevirildi! Tüm Anadolu’yu yürüyerek geçen insanları Ankara’ya sokmamak neden? Tabii ki unuttukları bir şey var. Doğa ve doğa mücadelesi başka bir şeye pek benzemez, benzemiyor. Bu yüzden de insanları vazgeçirmek çok kolay değil. Hükümetin korkusu, seçimlere yaklaşırken, yeni bir Tekel Direnişi ile karşılaşmamak. Fakat, dediğim gibi doğa bu. Yaşam yahu. Şehirlerden asla tam olarak anlaşılamayacak bir yuvadan bahsediyoruz. Direnen insanların yaşadıkları ovalara siyanür boşaltıp yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları akarsuları borular içerisine sokacaksınız, çevreye tek damla su vermeyip yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları topraklara nükleer santral yapmak isteyip yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları bölgedeki başka canlıları öldürüp yaşamı yok edeceksiniz! Sonra bekleyeceksiniz insanların bir zorlukta yaşamlarından vazgeçmesinler, dönsünler. Olur mu? Olmaz! Olmadı işte. Hala Gölbaşı’ndalar.

Doğa için mücadele, yaşam için mücadeledir, insanlara dön derseniz, insanlara öl de demiş olursunuz. İnsanların önünü kesmek, Anadoluyu, ovalarımızı, akarsularımızı, derelerimizi, dağlarımızı vermeyeceğiz diyenlerin önünü kesmek, onları sizden alacağız demektir. Biz alacağız, sermayeye vereceğiz, endüstriye vereceğiz ve siz öleceksiniz!

Sarıkeçililer var Gölbaşı’nda. Tamamen doğanın içerisinde yaşayan insanlar. Anlatıyorlar, keçileri ormanlara zarar veriyor diye, devlet keçilerini yasaklamak istemiş. Ormanları koruma yöntemi bu, güya! Sonra Loç Vadisi’nden gelenler, Sarıyazmalılar, anlatıyorlar. Bir firma gelmiş, biz bu ormanın parasını devlete verdik. İstersek keseriz, istersek yakarız, demiş. Daha yeni bir yavru ayı, yaşam alanı yok edildiği için köylülerin barınaklarına sığındı. Devlet aynı devlet, ormanlar bambaşka ama kağıt üzerinde aynı ormanlar. Birinde güya koruyor devlet ormanları, birinde yok edilmesine “evet” diyor. Sonra Sarıkeçililerle, Sarıyazmalılar güneyden kuzeyden gelip Ankara’ya yürümek isteyince de önünü yüzlerce polisle kesiyor. Demek ki neymiş? O ormanları da birileri para kazansın diye koruyor devlet.

Tekrar olanlara dönelim, polis tarafından on metre yürüdüklerinde önleri kesildi kervanların ve destekleyicilerin. On metre yürümek, kanunsuzlukmuş, öyle anons geçildi. Dağılın, doğayı korumak sizin neyinize dendi. Fakat dedim ya, doğa mücadelesi başka bir mücadeleye benzemiyor. Yaşamın kendisi için yapılıyor, dönmedi kervanlar. Hedefe on metre daha yaklaşmışken, neden dönülsün ki? Oturuldu orada, Anadolu dillerinde şarkılar söylendi, her kervan kendi oyununu oynadı, yemekler paylaşıldı. Bir görüntü var, sanırım polisi de çok şaşırttı ya da ben öyle sanıyorum: Yağmur yağınca, karayolunun kenarında su hafiften akmaya başladı. Büyükçe bir örümcek de bu suya kapılmış gidiyordu. Bir katılımcı aldı o örümceği, boğulmasın diye toprağın üstüne koydu. Sırf bu görüntü bile anlatıyor, insanların neden doğa için kilometrelerce yürüdüğünü. Yakıp, yıkanlara karşı nasıl bir ekolojik bilinçle yaklaştıklarını.

Sonra Ankara’dan gelen ziyaretçiler ayrıldı. Orası da ayrı skandal. Ankara’dan çıkan otobüse bir polis eşlik etti. Daha doğrusu yavaşlattı otobüsü, Gölbaşı’ndakilere destek geç gitsin diye. Dönerken o otobüse sadece Gölbaşı’na kadar izin verildi. Destek için gelenlere, kendiniz dönün dediler. Zorluk çıkarmanın her türlüsünü yaşadı insanlar. Destekçiler, ziyaretçiler dönünce polisler ve kervanlar kaldı. Bulunulan yer de, abluka altına alınmış bir benzinlik. Duyduk ki, giden yardımların, kervanlara ulaştırılmasında dahi sıkıntı çıkartılıyormuş. Benzinlik sahiplerinin, kervanlarla bir sorunu olmaması da, bazılarına sorun geliyormuş. Orada kamp yapanlara seyyar tuvalet götürülmek istenmiş Çankaya Belediyesi tarafından, polis ona da izin vermemiş. Belediye resmi araçla yapamadığını daha sonra bir de sivil araçla denemiş ama yok! Tuvalet bile yasak. Dağılın gidin diyorlar işte…

Onlar oradalar ama. Her gelen destek, her gülen yüz onlar için önemli. Zaten onlar-biz diye bir şey de yok. Biz oradayız. Orada olmalıyız. Doğa mücadelesi kaybedilirse, üzerine mücadele edilecek başka hiçbir şey kalmayacak! Dalga geçer gibi haber veren medyaya rağmen orada olalım. Develi HES karşıtları diye küçümseyen medyaya, görmezden gelenlere karşı orada olalım. O medyanın da doğa da gözü var. O medya da doğayı hedef alıyor. Tabii ki küçümseyecek. Anadoluya sahip çıkmak için: Gölbaşı’na.

İşte bu hareketin manifestosu:

Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz. Doğası ve yaşam alanlarıyla birlikte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bizler şu gerçeklerin altını çiziyoruz:

Doğa kendi başına vardır ve insan onun sadece bir parçasıdır.

Varoluşumuzun yegane kaynağı olan doğanın ‘çevre’ adıyla yaşamımızın dışına çıkartılıp ötekileştirilmesi kabul edilemez.

Doğa canlı bir varlıktır. İnsanlar, şirketler veya devletler doğanın sahibi olamaz, doğanın kadim dengesini ve işleyişini bozacak herhangi bir tasarrufta bulunamaz.

Doğa üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı iddia edilemez. İnsan doğa içinde yaşayan her canlı gibi geçicidir. *Kendinden sonraki nesillerin ve diğer canlıların da içinde yaşayacağı doğaanayı; onun dağlarını, ormanlarını, kıyılarını, derelerini, göllerini sahiplenmesi veya özelleştirmesi, bir mal gibi alıp satması asla kabul edilemez.

Temiz ve sağlıklı doğa ve bunun birinci şartı olarak su, tüm canlıların doğuştan gelen en temel hakkıdır. Bu hakkı ihlal edebilecek hiçbir kanun ve uygulama kabul edilemez.

Tek başına hiçbir canlının ihtiyacı, doğanın tahrip edilmesinin nedeni olamaz. ‘Sürdürülebilir kalkınma’, ‘koruma kullanma dengesi’, ‘üstün kamu yararı‘ gibi kavramlar doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez.

Bu ilkeler doğrultusunda, aşağıda sıraladığımız adımların gerçekleşmesi için harekete geçiyoruz:

1-    Doğayı bir meta olarak gören kalkınma modeli terk edilmeli, ‘doğaanamızın yaşama hakkı’ anayasal güvence altına alınmalıdır.

2-    ‘Her insan doğduğu yerde doyabilmeli’ ilkesinden yola çıkarak, kırsalda yaşayan insanların büyük kentlere göçünü engelleyecek ve geleneksel yaşam biçimlerimizi destekleyecek düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

3-    Kırsal yaşamımızı, kültürel mirasımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit eden, kâr hırsıyla hazırlanmış hidroelektrik santral (HES) ve baraj projelerinin tamamı durdurulmalıdır. #Bugüne kadar yapılmış uygulamaların doğal alanlarımız üzerinde yarattığı yıkımı giderecek çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

4-    Ormanlarımızın yok olmasının önünü açacak 2B yasal düzenlemeleri derhal geri çekilmeli, ormanların özelleştirilmesine dair hazırlıklar durdurulmalıdır.

5-    Ne koruma alanlarını, ne tarım alanlarını ne de canlı yaşamını dikkate alan madencilik faaliyetleri durdurulmalı, bu faaliyetlerin ekosistem üzerindeki etkisi göz ardı edilerek verilmiş tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.

6-    Toprakların verimsizleşmesine, temel geçim kaynağı tarım olan köylünün yoksullaşmasına ve su kaynaklarının aşırı kullanımına neden olan yanlış tarım politikaları terk edilmeli; tüm tarımsal faaliyetlerde doğanın dengesini gözetilmeli ve doğru yerde doğru ürün ilkesi benimsenmelidir.

7-    Tüm canlı yaşamını tehdit eden hibrit tohumların, GDO’lu ürünlerin ve üretimde kullanılan her türlü kimyasal maddenin kullanımı durdurulmalıdır.

8-    Bizden önce bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlıktan günümüze miras kalan Hasankeyf gibi nice kültürel zenginliğimizi tehdit eden projeler ve uygulamalar derhal durdurulmalıdır. #Sadece bize değil tüm insanlığa ait bu değerler itinayla korunmalı, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması için gerekli çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

9-   Sosyal ve ekolojik maliyeti gözardı edilerek planlanan ve şehirlere daha büyük göç dalgalarının gelmesine yol açacak otoyol, köprü ve konut projeleri durdurulmalı, karbon salınımını azaltacak demiryolu ulaşımı geliştirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır.

10-   Var olanlara her geçen gün bir yenisi eklenen, doğaya verdikleri zarar tartışılmaz termik santraller ve nükleer santral yatırımları derhal durdurulmalıdır.

11-   Çevre ve Orman Bakanlığı’nın izniyle, doğayı yok eden şirketler tarafından finanse edilen özel firmalar tarafından hazırlanan ÇED raporları ve buna izin veren ÇED Yönetmeliği derhal iptal edilmelidir. Doğanın hassas dengesi, kamuoyu vicdanı, sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın kanaatinin dikkate alınmadığı hiçbir projeye onay verilmemelidir.

12-   Tüm koruma alanlarını ticari yatırımlara açan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geri çekilmeli, Yenilenebilir Enerji Kanunu derhal iptal edilmelidir. Varolan koruma alanlarının statüleri güçlendirilmeli; biyolojik çeşitliliği korumak için önemli doğa alanlarına hızla koruma statüsü kazandırılmalıdır.

13-    Özel şirketlerin ve kamu kurumlarının doğayı katletmesinin önünü açan ‘kirleten öder’ mantığı ve uygulaması terk edilmeli, doğaya zarar verenlerin ağır cezalara çarptırılmasını öngören yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

14-   Yaptığı yatırımlarla doğanın dengesine müdahale eden icracı bir kuruluş niteliğindeki Devlet Su İşleri (DSİ) ile doğayı korumakla yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı’nı aynı çatı altında birleştiren yapı derhal değiştirilmelidir. Çevre ve Orman Bakanlığı, şirketlerin çıkarlarını savunmak yerine; asli görevi olan, doğayı koruma görevini yerine getirmelidir.

www.vermeyoz.net

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yeşil Gazete yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s