Demokrasi mi? Otoriterleşme mi?

Türkiye’ye baktığımızda bu sorular, yani demokrasi mi, otoriterleşme mi soruları bir seçenekten öteye, bir durumun ve bir idealin sunumu olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakıp Türkiye demokratikleşiyor demek pek mümkün değil. Türkiye otoriterleşiyor, hem de hızla otoriterleşiyor. Türkiyenin önüne koyması gereken ideal ise tabii ki demokratikleşme.

Günden güne nelerin suç sayılmaya başlandığına, nelerin ceza almak için yeterli göründüğüne ve nelerin normalleştiğine bakmak Türkiye’nin otoriterleştiğine ikna olmak için yeter de artar. Yetmez ise, mail kutunuzu ya da muhalefet etme cesaretini hala gösterebilen gazetelere bir bakın. Arka arkaya iki, üç günün boş olmadığını göreceksiniz. Mutlaka bir adliyenin önündeki basın açıklamasına davet gelmiştir. Bir tutuklama için protestoya davet gelmiştir. Davadan, davaya koşturmak ve baskılara karşı sokağa çıkmak dışında bir zamanınız kalmayabilir eğer tüm davetlere giderseniz. İdeali talep etme şöyle dursun, gelen otoriterleşme darbelerine karşı çıkma zamanınız bile kalmayabilir.

Öğrenciyseniz karşılaşacağınız sorunlar başka, gazeteciyseniz başka, siyaset ile uğraşıyorsanız bambaşka.

(Bu noktada yazıyı yazmayı bırakmıştım aslında. Aynı cümlelerle, dönüp dolaşıp herkesin sürekli yazdığı ve sürekli söylediği konuları anlatacağımı hissetmiştim. Fakat ertesi gün Türkiye’de hukuk bir süpriz yaptı. Hukuk tesadüfleri sever mantığı yine galip geldi ve ben yazıya devam etmeye karar verdim.)

Bugün 17 Ocak 2012. Türkiye’de dört ayrı dava görülüyor. Üçü İstanbul’da, biri de Sivas’ta. Gece yarısı tutuklanan Kürt siyasetçileri, gazetecileri katmadan bu böyle. İşte 2012 model Türkiye’den otoriterleşme manzaraları:

Birinci dava, çok organize bir şekilde öldürülen ve yine aynı organize olma haliyle üstü sadece püsküllerini açıkta bırakacak kadar kapatılan Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili görülüyor. Davayı yakından izleyenler, bugün bitme ihtimali olan dava için, “Dava daha başlamadı ki, bitsin” diyorlar. O derece “yoğun” bir adalet arayışı ile karşı karşıyayız yani. Silahıyla, onu en çok diğer insanlardan ayırt eden özelliği olan beresiyle otobüse binecek kadar “amatör” bir tetikçi, bir kaç tetikçiüstü kişi ile dava bitirilecek. Biz de Hrant Dink’i göz göre göre ölüme götüren süreci unutacağız. Plan bu. “Türkiye demokratikleşiyor mu?” diye sormadan önce bu davayı mutlaka aklımıza getirmeliyiz.

İkinci ve üçüncü dava yine İstanbul’da görülüyor fakat yer olarak bu sefer Adalet Sarayı seçilmiş durumda. Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu ve William Burroughs’un Yumuşak Makine adlı kitapları yargılanıyor bu davalarda. Daha yeni RTÜK adlı kurumun yaptıkları ortadayken, hangisine şaşırmak gerektiğini bilebilir miyiz? O kadar demokratikleşiyoruz ki, bugünün gazetelerinden bir manşet: “RTÜK az daha Yok Böyle Dans’taki çaça ve mambo şovlarına ceza kesecekti.” Televizyonunda çaça ve mamboya ceza kesen bir ülkenin, kitapçılığında da tüm Dünya’nın kabul ettiği edebiyat eserlerini yargılaması şaşılacak bir durum değil tabii ki. Anlamakta zorlanıyorum ama mambo isimli dansın televizyonda yapılmasına ceza kesilmesi nasıl bir kafanın ürünü olabilir? Demokratik bir kafanın mı?

Son dava ise Sivas’ta görülüyor. Sivas Katliamı (olayı değil, katliamı. Uludere de sınırda yaşanan bir olay değildi, NTV, Zaman gibi haber araçlarına duyurulur tekrar) üzerine bir dava bu. Fakat, katliamı yargılayan değil, katliamda öldürülenleri bu sene anmak isteyenleri yargılayan bir dava. Hani, kolluk kuvvetleri Madımak’ın önüne kurmaları gereken seti, yıllar sonra katillerin önüne değil de, katliamda öldürülenleri anmak isteyenlerin önüne çekmişti. İşte önüne set çekilenler yargılanıyor. Çünkü Türkiye’de artık öldürülenleri anmak da hayli önemli bir suç. Sivas olur, Kızıldere olur, Maraş olur… Devlet bu anmaların hesabını bir gün mutlaka sorar! Devletin medyası da olanları çarptırmak için başkalarına başka şeyler sorar!

İşte 2012’de Türkiye’den sıradan bir gün. Yarın hangi davalar var, hangi katliamın protestosu sonrasında insanlar tutuklanacak belli değil. Ya da hangi yazar, çevirmek, yayınevi sahibi bir kitap yüzünden suçlanacak, itibarsızlaştırılacak belli değil. Demokratikleşme mi?, otoriterleşme mi? Yanıt dün de belliydi, bugün de belli. Koyu bir otoriterleşme, darbe sonrası Mısır’ı ile Putin dönemi Rusya’sı karışımı da bir demokratikleşme.

Not: Yeşiller Partisi ve Eşitlik ve Demokrasi Partisi bu haftasonu İstanbul’da tam da demokrasi ve otoriterleşme ile ilgili bir konferans düzenliyor. Sadece 17 Ocak’ın değil, son yıllarda tüm Türkiye’nin örnekleri üzerinde durulacaktır bu konferansta. Öneririm. Ayrıntıları şuradan bulabilirsiniz.

Türkiye’ye baktığımızda bu sorular, yani demokrasi mi, otoriterleşme mi soruları bir seçenekten öteye, bir durumun ve bir idealin sunumu olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakıp Türkiye demokratikleşiyor demek pek mümkün değil. Türkiye otoriterleşiyor, hem de hızla otoriterleşiyor. Çözüm ve hedef ise demokratikleşme.

Günden güne nelerin suç sayılmaya başlandığına, nelerin ceza almak için yeterli göründüğüne ve nelerin normalleştiğine bakmak Türkiye’nin otoriterleştiğine ikna olmak için yeter de artar bile. Yetmez ise, mail kutunuzu ya da muhalefet etme cesaretini hala gösteren gazeteleri bir kontrol edin. Arka arkaya iki, üç günün boş olmadığını göreceksiniz. Mutlaka bir adliye önüne basın açıklamasına davet gelmiştir. Davadan, davaya koşturmak ve baskılara karşı sokağa çıkmak dışında bir zamanınız kalmayabilir eğer tüm davetlere giderseniz.

Öğrenciyseniz karşılaşacağınız sorunlar başka, gazeteciyseniz başka, siyaset ile uğraşıyorsanız bambaşka.

(Bu noktada yazıyı yazmayı bırakmıştım aslında. Aynı cümlelerle, dönüp dolaşıp herkesin sürekli yazdığı ve sürekli söylediği konuları anlatacağımı hissetmiştim. Fakat ertesi gün Türkiye’de hukuk güzel bir süpriz yaptı. Hukuk tesadüfleri sever mantığı yine galip geldi ve ben yazıya devam etmeye karar verdim.)

Bugün 17 Ocak 2012. Türkiye’de dört ayrı dava görülüyor. Üçü İstanbul’da, biri de Sivas’ta. İşte 2012 model Türkiye’den otoriterleşme manzaraları:

Birinci dava, çok organize bir şekilde öldürülen ve yine aynı organize olma haliyle üstü sadece püsküllerini açıkta bırakacak kadar kapatılan Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili dava. Davayı yakından izleyenler, bugün bitme ihtimali olan dava için, “dava daha başlamadı ki, bitsin” diyorlar. O derece yoğun bir adalet arayışı ile karşı karşıyayız yani. Silahıyla, onu en çok diğer insanlardan ayırt eden beresiyle otobüse binecek kadar “amatör” bir tetikçi, bir kaç tetikçiüstü kişi ile dava bitirilecek. Biz de Hrant Dink’i göz göre göre ölüme götüren süreci unutacağız. Plan bu. “Türkiye demokratikleşiyor mu?” diye sormadan önce bu davayı mutlaka aklımıza getirmeliyiz.

İkinci ve üçüncü dava yine İstanbul’da görülüyor fakat yer olarak bu sefer Adalet Sarayı seçilmiş durumda. Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu ve William Burroughs’un Yumuşak Makine adlı kitapları yargılanıyor bu davalarda. Daha yeni RTÜK adlı kurumun yaptıkları ortadayken, hangisine şaşırmak gerektiğini bilebilir miyiz? O kadar demokratikleşiyoruz ki, bugünün gazetelerinden bir manşet: “RTÜK az daha Yok Böyle Dans’taki çaça ve mambo şovlarına ceza kesecekti.” Televizyonunda çaça ve mamboya ceza kesen bir ülkenin, kitapçılığında da tüm Dünya’nın kabul ettiği edebiyat eserlerini yargılaması şaşılacak bir durum değil tabii ki. Anlamakta zorlanıyorum ama mambo isimli dansın televizyonda yapılmasına ceza kesilmesi nasıl bir kafanın ürünü olabilir? Demokratik bir kafanın mı?

Son dava ise Sivas’ta görülüyor. Sivas Katliamı (olayı değil, katliamı. Uludere de sınırda yaşanan bir olay değildi, NTV, Zaman gibi haber araçlarına duyurulur tekrar) üzerine bir dava bu. Fakat, katliamı yargılayan değil, katliamda öldürülenleri bu sene anmak isteyenleri yargılayan bir dava. Hani, kolluk kuvvetleri Madımak’ın önüne kurmaları gereken seti, yıllar sonra katillerin önüne değil de, katliamda öldürülenleri anmak isteyenlerin önüne çekmişti. İşte önüne set çekilenler yargılanıyor. Çünkü Türkiye’de artık öldürülenleri anmak da hayli önemli bir suç. Sivas olur, Kızıldere olur, Maraş olur… Devlet bu anmaların hesabını bir gün mutlaka sorar! Devletin medyası da olanları çarptırmak için başkalarına başka şeyler sorar!

İşte 2012’de Türkiye’den sıradan bir gün. Yarın hangi davalar var, hangi katliamın protestosu sonrasında insanlar tutuklanacak belli değil. Ya da hangi yazar, çevirmek, yayınevi sahibi bir kitap yüzünden suçlanacak, itibarsızlaştırılacak belli değil. Demokratikleşme mi?, otoriterleşme mi? Yanıt dün de belliydi, bugün de belli. Koyu bir otoriterleşme, darbe sonrası Mısır’ı ile Putin dönemi Rusya’sı karışımı da bir demokratikleşme.

Not: Yeşiller Partisi ve Eşitlik ve Demokrasi Partisi bu haftasonu İstanbul’da tam da demokrasi ve otoriterleşme ile ilgili bir konferans düzenliyor. Sadece 17 Ocak’ın değil, son yıllarda tüm Türkiye’nin örnekleri üzerinde durulacaktır bu konferansta. Öneririm. Ayrıntıları şuradan bulabilirsiniz.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yeşil Gazete yazıları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s